Almanya’daki darbe girişimi nasıl okunmalı?

20.12.2022

Aralık başında Almanya’dan gelen darbe hazırlığı içindeki örgüt mensuplarının tutuklandığı haberi sürpriz oldu. Demokrasinin ve refah toplumunun yerleşmiş göründüğü ülkede darbe bekleyen herhalde pek az kimse vardı.

Zaten Alman devletinin güvenlik kurumları bile darbe planları yapan aşırı sağcı örgütü sadece son yıllarda ciddi şekilde izlemeye başladı.

Bu kez 150 civarında noktada 3000 polisin yürüttüğü ve çok sayıda silahın ele geçirildiği operasyon sonunda 25 kişi tutuklandı. Türkiye değil ama Almanya ölçülerine göre oldukça yüksek bir sayı.

Son haberlere göre soruşturma bulguları, başlangıçta düşünülenden çok daha fazla kişinin darbeci örgütle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Polisin elindeki bilgilere göre örgütün taraftarları arasında yeni-Naziler sadece yaklaşık %5. Krallık taraftarları, göçmen karşıtları, İslam ve Yahudi düşmanı ve aşırı sağcı değişik kesimlerden oluşan heterojen bir yapı var.

Kimi yorumcular Almanya’daki darbecileri uçuk ve akıl sağlını yitirmiş bir güruh gibi görüyor.

Evet, Almanya’da bir örgütün silahlı darbeyle iktidarı ele geçirmesi hayli zayıf olasılık.

Almanya bugün Avrupa’nın en güçlü ülkesi. Diğer taraftan en yoğun sosyal ve ekonomik ilişkileri paylaştığımız AB ülkesi olarak Türkiye açısından özel konuma sahip. Böyle bir ülkeyi daha iyi anlamak için darbe girişimini ciddiye almak ve doğru okumak gerekiyor.

1980’lerde kurulan ve son yıllarda hızla büyüyen örgütün adı Reichbürger, yani İmparatorluk Vatandaşları. Bizde benzeri bir örgütün adı belki Osmanlı Tebaası olabilirdi.

Örgüt, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan bugünkü Federal Almanya’yı meşru görmüyor ve tanımıyor. Kendi sahte pasaportları var. Birinci Dünya Savaşı hezimeti sonrasında tarihe karışan Alman İmparatorluğu’nu diriltmek istiyor, hatta yıkıldığını kabullenmiyorlar.

Bu noktada Alman siyasi toplumunun (devletin) geçmişine kısaca bakmak ufuk açıcı olabilir.

*     *     *

Büyük Şarlman’ın ölümünden sonra dağılan Frank İmparatorluğu 800’lerde üçe bölündü: Batı, Orta ve Doğu Frank Krallığı. Zaman içinde Batı Krallığı bugünkü Fransa’nın, Doğu Krallığı Almanya’nın temelini oluşturdu.

Sadece kısa süre varlığını koruyabilen Orta Krallık topraklarının bir bölümünde bugünkü bazı Batı Avrupa devletleri kurulurken, kalan mirasın paylaşımı Fransa ve Almanya arasında 20. yüzyıla dek sürecek savaşların konusu oldu.

Batı Krallığı, Roma’daki Papa’nın krala taç giydirmesiyle Kutsal Roma İmparatorluğu adını aldı (962). Bu 1. Alman İmparatorluğu’ydu, sekiz yüzyıldan fazla 1800’lerin başına dek yaşadı.

Alman İmparatorluğu giderek genişledi, bir dönem Avrupa’nın en güçlü devletine dönüştü. Ancak bağımsız hareket etmeye başlayan Alman prenslerin iç çekişmeleri nedeniyle zayıf düşmüş, son yüzyılında İmparatorluğun sadece adı kalmıştı.

Voltaire ve Karl Marx gibi düşünürler o Alman devletini “ne kutsal ne Romalı ne imparatorluk” diye nitelemişti.

Osmanlı vilayeti Mısır’da aniden işgale başlayan (1799) ve İngiltere-Osmanlı işbirliği karşısında hüsrana uğrayarak Fransa’ya dönmek zorunda kalan Napolyon’un Avrupa’daki yeni maceraları, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun sonunu getirdi. Fransız ordusu karşısında önce Austerlitz (1805) sonra Jena’da (1806) ağır yenilgiler alan 1. Alman İmparatorluğu dağıldı.

Avrupalı devletlerin el ele vererek Waterloo’da Napolyon’u bozguna uğratmasından sonra toplanan Viyana Kongresi, yeni Alman devletinin nasıl kurulacağına karar verdi (1815). Ortaya zayıf bir Alman Konfederasyon’u çıktı (Deutscher Bund).

Yeni yapı 39 Alman prensliğinden oluşuyordu (Prusya, Bavyera, Saksonya, vs.). Ama tek ortak organ, yetkileri kısıtlı Konfederasyon Meclisi idi. Devlet veya hükümet başkanı yoktu. Yani başsız bir Almanya kurulmuştu.

1800’ler Avrupa’da milliyetçilik hayaletinin dolaştığı yüzyıldır. Bunu en güçlü hissedenlerden biri Osmanlı oldu. İlk milliyetçi ayaklanma, domuz çobanı Karacorc’un liderliğindeki Sırp isyanıydı (1804). Milliyetçi direnişler aralıksız sürdü ve yaklaşık yüz yıl sonra Osmanlı tarihe karıştı.

Viyana’da yaşanan aşağılanma, o yıllarda Alman topraklarında milliyetçilik rüzgarının daha şiddetli esmesine yol açtı. Almanlar 1800 öncesinin İmparatorluğu özlemi içindeydi; yazarlar, sanatçılar, felsefeciler eserlerinde milli Alman devleti arayışının dışavurumlarını taşıyordu. O dönemde öne çıkan felsefeci Johann Gottlieb Fichte, bugün Alman milliyetçiliğinin babası olarak anılır.

Ama hafızalarda en kalıcı iz bırakan, Hoffmann von Fallersleben’in kaleme aldığı,

“Almanya, Almanya her şeyin üstündesin / Dünyadaki her şeyin üstünde”

(Deutschland, Deutschland über alles / Über alles in der Welt)

haykırışıyla başlayan “Almanların Şarkısı” oldu.

Konfederasyon üyelerinde başlayan 1848 Devrimleri sonunda milli devlet kurulamayınca, sorunların “kan ve kılıçla” çözülmesini savunan Prusya Başbakanı Otto von Bismarck işi üstlendi, yedi yıl süren “birleşme savaşları” sonunda, 2. Alman İmparatorluğu ilan edildi (1871).

2. İmparatorluk, Alman kapitalizminin altın çağı oldu. 1870-1910 arası 40 yıllık dönemde toplam demiryolu uzunluğu üç kat, kömür üretimi yedi kat, demir çelik üretimi on kat arttı, dünyanın en büyük kimya endüstrisi oluştu. 1870’de zamanın en güçlü sanayi ülkesi İngiltere’nin açık ara gerisindeki Almanya, Büyük Savaş arifesinde sanayi üretiminde İngiltere’yi iki kuşak içinde geride bırakmış, kıta Avrupa’sının en büyük askeri gücü olmuştu.

Aynı dönemde Afrika ve Asya’da sömürgeler kurdu, İngiltere ve Fransa’nın ardından 3. büyük sömürgeci ülke konumuna geldi.

Ama içerde aşırı muhafazakar, otoriter, Katolik karşıtı, Yahudi karşıtı bir rejim vardı. Yükselmekte olan sosyal demokrat hareket sert baskı altındaydı.

Büyük Savaşı (1914-1918) kaybeden Almanya için ağır siyasi ve ekonomik hükümler getiren Versay anlaşması imzalandı, askeri gücü asgari düzeye indirildi. Almanya’nın barış müzakerelerine katılmasına dahi izin verilmedi.

Nazi Partisi lideri Adolf Hitler’in 3. İmparatorluk (Drittes Reich) rüyasının arka planında böyle uzun bir geçmiş var.

Buna karşılık totaliter Nazi iktidarını doğuran siyasi süreç hızlı aktı. 30 Ocak 1933’de Hitler’in Başbakan ilan edilmesinin ardından sadece haftalar içinde Almanya diktatörlüğe dönüştü.

Sonrası yakın tarih.

*     *     *

Önümüzdeki on yıllarda Avrupa’nın kaderini şekillendirecek hayati bir savaş Ukrayna’da devam ediyor.

Almanya ilk aşamada askeri harcamalar için 100 milyar avro tahsis etti. Bundan sonra savunma giderlerine milli gelirin en az %2’sini ayıracak. Avrupa’nın en büyük ekonomik gücü, kısa sayılabilecek sürede Avrupa’nın en büyük askeri güçlerinden biri olacak.

Ukrayna savaşı beş düzlemde sürüyor. Birincisi Rusya-Ukrayna, ikincisi Rusya-ABD (NATO), üçüncü Rusya-Batı arasındaki ekonomi savaşı. Dördüncüsü dezenformasyon ve propaganda savaşı. Beşinci düzlem, küresel jeopolitik mücadele.

Ukrayna savaşının bir başka boyutunda, ABD ve Almanya arasındaki üstü örtülü mücadele var. O da altıncı düzlem.

Burada sadece tek bir örnek verebileceğiz. Rusya’dan Almanya’ya doğal gaz taşıyan Baltık Denizi dibindeki iki boru hattı eylül ayında bombalanarak imha edildi. Ancak güçlü bir devletin altından kalkabileceği sabotajın Amerika-İngiltere tarafından yapıldığını gösteren güçlü işaretler var.

Halbuki ikinci hattı Almanya işletmeye almamıştı. Birinci hattan iletilen gazı Rusya arıza bahanesiyle asgariye indirmiş ve kıştan önce büyük olasılıkla vanayı tamamen kapatacaktı.

Öyleyse ABD, zaten pek gaz taşımayan iki hattı niçin imha etmek istedi?

Bunun tek makul yanıtı var: Amerika Almanya’ya güvenmiyor. Savaştan sonra tekrar Rus gazı almaya başlamasından kuşku duyduğu için o seçeneği ortadan kaldırmak istedi.

Ukrayna esasen bir Avrupa sorunu. Ukrayna’nın NATO üyeliği kararının alındığı 2008 zirvesinde, Almanya (ve Fransa) karşı çıkmıştı. İki büyük Avrupa ülkesinin önerdiği yoldan gidilseydi, şimdi büyük olasılıkla bu trajik savaşı yaşanmayacaktı.

Ukrayna savaşı ve Almanya bağlamında son haftaların dikkat çekici gelişmelerini izleyen günlerde daha ayrıntılı ele alacağız.

Mesela Başbakan Olaf Scholz’un Foreign Affairs dergisinin yeni Ocak/Şubat sayısında çıkan makalesi. Kısa makalede Scholz defalarca kullandığı ‘çok kutuplu dünya’ kavramından, dünyanın somut bir olgusu gibi söz ediyor.

Halbuki Washington’daki iktidar seçkinlerine göre, dünyanın tek lideri Amerika’dır ve hedef önümüzdeki on yıllarda o liderliği sürdürmektir. Çok kutuplu dünya kavramı, Çin yanılsaması ve propagandasından ibarettir.

Mesela eski Başbakan Angela Merkel’in şaşırtıcı açıklamaları veya 99 yaşındaki Henry Kissinger’ın geçen hafta, Ukrayna savaşından sonra Orta ve Doğu Avrupa’da kurulacak yeni düzende Rusya’ya yer verilmesini talep etmesi gibi.

Ama Kissinger ABD’nin eski dışişleri bakanıdır diye düşünenler varsa, haklıdırlar.

Kissinger hatıralarında, aktif diplomasi yıllarında değişik bir düşünceyi dile getirdiğinde, çevresindeki Amerikalı meslektaşlarının bazen “… ama o zaten Alman” yorumu yaptıklarını anlatır.

Burada o nedenle Kissinger’den söz ettim.

%d blogcu bunu beğendi: