Elçi krizi AKP’nin ülkeyi yönetemediğini bir kez daha gösterdi

29.10.2021

Günlerce süren elçi krizi, başlangıçta esip gürleyen AKP iktidarının pabucun pahalı olduğunu görüp geri adım atması ve yelkenleri suya indirmesiyle son buldu.

Kriz bitti ama AKP zirvesinin fevri ve iyi düşünmeden aldığı kararlarının sonuçları olacak. Hep olduğu gibi, iktidarın vahim yanlışlarının bedelini Türkiye ödeyecek.

Yanlış sadece öfkeyle alınan ölçüsüz karardan ibaret değil. AKP sözcülerinin üslubu uluslararası ilişkilerle bağdaşmıyor. Akıl dışı kararlar yakışıksız bir üslupla birleşince, Türkiye’nin çıkarları katlanarak zarar görüyor.

*     *     *

ABD, Almanya, Fransa dahil on ülke büyükelçisinin, hukuksuz şekilde ve AİHM kararlarına aykırı hapiste tutulan Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını talep eden açıklamasından iki gün sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan elçilerin sınır dışı edileceğini açıkladı (20 Ekim).

Dışişleri Bakanlığı’nın yabancı diplomatları sınır dışı etme işlemi en çok yarım gün alabilir. Tek adam rejiminde o karar bizzat Cumhurbaşkanı ağzından kamuoyuna açıklanmışsa, kolayca daha hızlı bile yapılabilir.

Ama öyle olmadı. Üç gün geçtikten sonra, Cumhurbaşkanı aynı kararı bir kez daha, üstelik daha keskin sözcüklerle kamuoyuna duyurdu: “Bu ne terbiyesizliktir? Siz burayı ne zannediyorsunuz? Burası öyle zannettiğiniz gibi bir kabile devleti değil” (23 Ekim).

Bu sert sözlere ve günler geçmesine rağmen uygulama yapılmadı. O arada “diplomasi direniyor” haberleri çıktı.

Tabii o haberlerin inandırıcılığı yoktu. Erdoğan kesin talimat verse Dışişleri asla direnemez,  süreç hemen tamamlanırdı.

Öyleyse Erdoğan niçin sert demeçler veriyordu?

Fevri kararın yol açacağı ağır siyasi ve ekonomik sonuçları herhalde görmüş ve geri adım için çıkış yolu armaya başlamıştı. Sert demeçlerle Batılı liderlere ciddi kriz var sinyali gönderiyor, çözüm bulunmasını istiyordu.

Batı’yla çıkan krizlerde, üst düzey yetkililerin devreye girip çözüm bulmaya çalıştığını elbette iyi biliyordu.

AB’nin 1999 Helsinki Zirvesinde, Türkiye’nin gerekli koşulları karşıladığı kabul edilecek, adaylık yolu açılacaktı. Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit, Ege ve Kıbrıs sorunlarına bağlı koşullar koyulması nedeniyle onay vermedi. Dönem Başkanı Finlandiya Başbakanı Lipponen devreye girdi, yazılı güvence verdi, üst düzey AB Komiserleri ve yetkililer hemen Ankara’ya uçtu, mutabakat sağlandı.

Ecevit o krizi etkili ve seviyeli üslubunu da kullanarak usta bir devlet adamı gibi yönetti. Özellikle genç siyasetçilere okumalarını öneririm.

Benzer deneyimi Erdoğan da yaşadı. 2004 Brüksel Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylık müzakerelerine başlaması kararı alınacaktı, ama yine Kıbrıs engeli çıktı. Yaşı yeterli olanlar hatırlayabilir, Erdoğan “hazırlayın uçağımı dönüyorum” talimatı verdi. En üst düzey AB yetkilileri hemen devreye girdi ve mutabakat sağlandı.

On büyükelçi kovulursa, Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri Cumhuriyet tarihinin en ağır krizini yaşayacaktı. Ancak Erdoğan’ın gönderdiği sert sinyallere rağmen ne Washington’dan, ne Berlin’den, ne başka yerden arayan oldu. Dışişleri Bakanlığına bile telefon gelmedi. Batı bu kez pek umursamıyordu.

AKP’nin Türkiye’yi getirdiği nokta işte bu.

Batı’dan telefon gelmeyince, Dışişleri ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın çalışma başlattı. Ankara’daki ABD elçiliğiyle temas kuruldu.

Altını çizelim, temasları başlatan Amerika değil Türkiye tarafı oldu.

O arada 25 Ekim Bakanlar Kurulu toplantısında elçi krizinin tartışılması, Dışişleri’ne kesin talimat verilmediğini gösterdi.

Temaslar, ABD tarafının 18 Ekim açıklamasını geri almaya veya düzeltmeye yanaşmadığını gösterdi.

Sonuçta ABD Elçiliği, AKP yönetimiyle mutabık kalarak kısa bir açıklama yaptı: “ABD, 18 Ekim tarihli açıklamaya ilişkin bazı soruların yöneltilmesi vesilesiyle, Diplomatik İlişkiler Hakkındaki Viyana Sözleşmesi’nin 41. maddesine uyduğunu not eder” (Türkçe tercümede ‘teyit eder’).

İlgili madde, diplomatların görev yaptıkları ülkelerin içişlerine karışmamasını öngörüyor.

İfade açık. ABD tarafı, 18 Mart açıklaması hakkında düzeltme veya yorum yapmadı. Türkiye tarafının soruları üzerine sadece, 41. maddeye uymakta olduklarını ifade etti.

18 Ekim açıklamasının o maddeye aykırı olabileceği iması dahi yok.

Böylece AKP, sık yaptığı gibi gürledi ama yağamadı. Hesapsız attığı adımı geri almak zorunda kaldı.

İpleri iktidarın elinde olan yandaş medya hariç deneyimli yorumcuların çoğu o görüşte. Dış medya aynı görüşte.

ABD elçiliğinin açıklamasıyla kriz bitebilirdi. Ama öyle olmadı, akıl almaz yanlışlar devam etti.

AKP’nin üst düzey yetkilileri anlaşılması zor, tahrik edici ve kendi ayağına kurşun sıkan açıklamalara devam etti. Gerçekler iç kamuoyu için çarpıtıldı. Konuyu kapatmak yerine “Geri adım attılar, adeta özür dilediler, bakın elçiler şimdi birbirlerini suçluyor, istenmeyen adam ilan edileceklerini duyunca panik yapmaya başladılar” gibi üslubu olgunluktan uzak, yakışıksız ve kısmen dedikodu düzeyinde, içeriği gerçeklerle bağdaşmayan ve tahrik edici açıklamalar yaptılar.

Tabii cevap gecikmedi. ABD Elçiliği bu kez, yukarıda değindiğimiz gibi, “18 Ekim’de Kavala ile ilgili açıklama Viyana Anlaşmasının 41’inci maddesiyle tutarlıdır… İnsan hakları ve hukukun üstünlüğünü öne çıkarmaya devam edeceğiz” açıklaması yaptı.

AKP’den cevap gelmedi, gelemedi.  

*     *     *

Krizin sonuçları dört başlık altında toplanabilir.

1- Türkiye’de hukuk devletinin çöktüğünü, siyasetin yargıyı vesayet altına aldığını ve o yoldan ciddi insan hakları ihlalleri yapıldığını dünya biliyor. Geçen hafta yayınlanan Hukuk Devleti 2021 Raporu, son ciddi gösterge oldu.

O rapora göre dünya ülkeleri hukuk devleti açısından beş grupta toplanırsa, Türkiye en alttaki 5. grupta yer alıyor. 139 ülke arasında 117. sırada. Yani hukuk devletimiz 5. sınıf ve en altta. O grupta Uganda, Venezüella, İran ve Afganistan gibi ülkelerle beraberiz.

Kavala’nın serbest bırakılmasını talep eden elçiler açıklamasını izleyen kriz, hukuk devletinin Türkiye’de işlemediğini, siyasi iktidarın yargıyı kullanarak muhalif gördüklerine zulüm yaptığını dünya gündemine bir kez daha güçlü şekilde yerleştirdi.

Dünya derken tabii özellikle demokratik hukuk devletinin işlediği ülkeleri kastediyorum.

Bu gelişme Türkiye’nin çıkarları aleyhine siyasal ve ekonomik sonuçlar doğuracak. Siyasi tecrit artacak. Batı’yla her türlü ekonomik ilişkilerin daha zayıflamasına katkı yapacak.

2- Hukuk devletinin işlemediği bir ülkenin Batılı kurumlar içinde yer almaya devam etmesi sürdürülebilir değil. On büyükelçinin açıklamasını izleyen kriz o yönde gidişe katkı yaptı.

Türkiye’nin Batı içinde kalmasını arzu eden çevrelerin eli biraz daha zayıfladı.

AKP iktidarının ülkeyi iyi yönetemediği bir kez daha ortaya çıktı.

AKP ilk seçimlerde büyük olasılıkla gidecek. Ama muhalefetin büyük yanlışları nedeniyle iktidarda kalırsa, Türkiye’nin Batı’yla iyi ilişkiler sürdürebilmesi ve Batılı kurumlar içinde kalabilmesi hayli zor olacak.

AB üyeliği bir tarafa, Avrupa’yla Türkiye’nin çıkarlarının gerektirdiği iyi ilişkilerin sürdürülebilmesi dahi darbeler yiyecek. Türkiye NATO dışına savrulabilir.

Batı’da ilgili çevreler dikkatle ve merakla gelecek seçim sonuçlarını bekliyor. Elçiler krizi nedeniyle yaşanan gelişmeler, mevcut gidişin devamı durumunda, Batı’nın Türkiye’yi kimi çevrelerin sandığı kadar vazgeçilmez görmeyeceğine işaret ediyor.

3- Dünyadaki gelişmeler, Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin demokratik hukuk devletinin iyi işlediği bir rejime sahip olmasını her zaman olduğundan daha önemli ve gerekli kılıyor.

Doğu Türkistan’da Müslüman Uygurlar, Çin yönetiminin şiddetli baskısı ve zulmü altında.

Sadece Çin’de değil, Avrupa dahil dünyanın pek çok yöresinde İslam önyargısı ve karşıtlığı, temel insan haklarına aykırı şekilde yükseliyor (İslamofobi).

Örnekler çoğaltılabilir.

İnsan hakları artık hiçbir ülkenin iç işi değil. Hiçbir siyasi iktidar, ben kendi yurttaşlarımın haklarını istediğim gibi ezerim, zulüm yaparım diyemez.

Ama belli ki AKP, insan haklarını ülkelerin iç işi görüyor.

Kendi ülkesinde zulüm yapan bir yönetim, dünyanın başka yörelerindeki insan hakları ihlallerine karşı etkili duruş ortaya koyabilir mi?

O yönde bol bol demeçler sıksa bile, onu kim ciddiye alır? 

Kavala örneğinin gösterdiği gibi, kendi ülkesinde hukuk devleti dışına savrulan ve ağır insan hakları ihlalleri yapan AKP iktidarı, Türkiye’nin uluslararası alanda oynaması gereken role ket vuruyor, Türkiye’nin ağırlığını azaltıyor.

4- Son olarak en önemli konuya, dört yılı aşkın süredir özgürlüğü hukuksuz şekilde gasp edilen Osman Kavala’nın durumuna gelelim.

On büyükelçinin açıklaması Kavala’nın bir an önce özgürlüğüne kavuşmasına acaba nasıl katkı yapar?

Sağlıklı tahmin olanaksız, çünkü her şey tek kişinin iki dudağı arasında.

Ama artık her türlü siyasi değerlendirme bir tarafa bırakılmalı, Kavala özgürlüğüne kavuşmalı. Aksi giderek katmerleşen zulüm olacak.

Kavala’nın Kasım sonunda tahliye edilmesini bekliyor ve diliyorum.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: