AB zirvesi AKP’nin Avrupa siyaseti için yeni bir hüsran oldu

31.03.2021

Sanal ortamda toplanan AB zirvesi (Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi ) 25 Mart’ta sonuç bildirgesini açıkladı. Türkiye’yle ilgili bölüm, AKP’nin Avrupa siyaseti için yeni bir hüsran belgesi oldu.

Pek çok İlerleme Raporu dahil, Türkiye için bu kadar ağır bir AB belgesi hatırlamıyorum.

Türkiye’nin AB’ye üye adayı bir ülke görülmediği (sözde aday), kuşkuya yer kalmayacak şekilde bir kez daha belli ediliyor.

Bunu zaten biliyorduk. Daha kötüsü, AB’nin yeni Türkiye politikası rahatsız edici bir çıplaklıkta göz önüne seriliyor: Havuç ve sopa.

Sana bildirdiklerimi yaparsan bazı havuçlar vereceğim. Yapmazsan sopa. Üstelik havuçlar minicik, sopanın üst sınırı yok.

Dahası, şimdi karşımızda sadece AB değil, beraber hareket eden AB ve ABD var. Bu da ilk kez oluyor. Zirve öncesinde Biden yönetimi ve AB liderleri Türkiye politikası hakkında mutabık kaldılar. Biden zirveye katıldı, bir konuşma yaptı.

Türkiye’ye tebliğ edilen temel koşullar “Doğu Akdeniz’de yasadışı sondaj faaliyetlerinden vazgeçmesi” ve “uluslararası hukuku ihlal eden eylemlerde” bulunmaması.

Bu koşullara uyulursa, Türkiye’yle “işbirliği genişletilecek” (havuç).

Hangi konularda işbirliği? Üyelik müzakereleri, yeni fasılların açılması? Vizesiz dolaşım? Hayır.

“İşbirliği” konuları tek tek sayılmış: Gümrük Birliği güncellemesi görüşülecek ama “tüm üyelere uygulanması” koşuluyla, halk sağlığı, iklim, terörizmle mücadele, “halktan halka temaslar ve hareketlilik (mobility)”. Havuçlar bunlar!

Görüşmeler “aşamalı, orantılı ve geri dönülebilir” olacak. Ne kadar ekmek o kadar havuç. Türkiye yanlış yaparsa havuçlar geri çekilecek (küçük sopa).

Bir başka koşul, Ankara’nın “yeni kışkırtmalardan ve uluslararası hukuku ihlal eden tek taraflı eylemlerden” kaçınması. Aksi takdirde “üye ülkelerin çıkarlarını” korumak için AB elindeki “araçları ve seçenekleri” kullanacak (büyük sopa).

Suriyeli göçmenler için yardım devam edecek.

İlaveten, Türkiye’deki hukuk devleti ve insan hakları ihlallerine işaret edilmiş, konu Türkiye-AB ilişkilerinin “ayrılmaz bir parçasıdır” şerhi düşülmüş.

Bu çok ağır bir metin. Suriyeli mültecilere yardım dışında Türkiye’nin elde ettiği hiçbir şey yok. O da zaten 2016 anlaşmasında bulunuyordu.

Tek somut konu gibi görünen Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, çok uzun yıllar olanaksız. AB’nin güncellemeden hiçbir çıkarı yok. Ama her geçen zaman Türkiye’ye zarar yazıyor.

Ankara 1995’te, Tansu Çiller ve Deniz Baykal döneminde, Serbest Ticaret Anlaşması yerine Gümrük Birliği’ni tercih etti. Bu çarpıklığın başka örneği dünyada yok!

Bildirideki ifadeler işin yavaştan alınacağını gösteriyor. Zaten Avrupa Parlamentosu, inşan hakları sicili dibe vurmuş bir ülkeyle yeni ticaret anlaşmasına yol vermez. “Tüm üyelere uygulanması” koşulu nedeniyle Kıbrıs Rumlarına takılır.

Özetle, Gümrük Birliği güncellemesi AB için uzun yıllar kullanılacak mükemmel bir havuç. Ama unutmayın, bu olanağı onlara biz verdik.

“Halktan halka temaslar ve hareketlilik” güçlendirilecek ifadesi masum görünüyor. Ama belli kesimlere (öğrenciler, gençler, vs.) seyahat kolaylığı imasıyla, vizesiz dolaşım hakkı verilmeyeceğini ilan ediyorlar. Metinde “vizesiz seyahat” sözü edilmemiş. Ukrayna ve Moldavya gibi ülkelere tanınan bu hak aslında en az 10-12 sene önce kolayca elde edilebilirdi. AKP onu da beceremedi.

Buna karşılık AB ve ABD’nin beraber, Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki hareket alanını sert şekilde dondurma niyeti kesin ifadelerle belgeye dökülmüş. Türkiye’nin “uluslararası hukuku ihlal eden eylemlerde” bulunduğuna karar verirlerse, üye ülkelerin çıkarlarını (Yunanistan ve Kıbrıs diye okuyun) korumak için AB elindeki “araçları ve seçenekleri” kullanacak.

Bu araçların alt sınırında ekonomik yaptırımlar olduğunu biliyoruz. Ama üst sınır nereye kadar gider, belli değil. Bu çerçevede, son dönemdeki ABD-Yunanistan olağandışı askeri yakınlaşması dikkate alınmalı.

Türk Hava Kuvvetleri’nin 5. kuşak uçak F-35’den mahrum kaldığı, bu yeteneği ne zaman kazanacağının belirsizliği ve Ege semalarında güç dengesinin Yunanistan lehine değiştiği dikkate alınmalı.

Türkiye demokrasi ve hukuk devletini koruyarak düzgün bir AB adayı gibi yoluna devam etseydi, AB bu üslubu ve yaklaşımı kullanamazdı. Bizden önce hiçbir iktidar bağımsız dış politika izlemedi safsatasıyla AKP’nin ülkeyi getirdiği yer bu. 

Temennim, dış ilişkilerin kötü yönetildiği ve ürkütücü bir tecride düştüğümüz bu dönemden, Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’deki haklı çıkarları kalıcı hasarlar görmeden çıkması.

Böylesine ağır bir metni AKP sözcüleri “memnuniyetle” karşıladı. Niçin? Çünkü Avrupa dahil uluslararası zeminlerde öyle zor durumdalar ki, AB yetkilileriyle tek taraflı dayatmalar içeren görüşmelere dahi ihtiyaç duyuyorlar. Günü kurtarma çabasındalar.

AB açısından Bildirge, her zaman olduğu gibi, birliğin heterojen yapısının ürünü bir uzlaşı belgesi. Tek bir AB yok, 27 farklı ülke var. 27 ülkenin her biri ayrıca kendi içinde heterojen. Tek ses yok.

Ama 27 ülke bazen tam görüş birliği sağlıyor. Mesela Türkiye’nin artık gerçek bir AB adayı olmadığı konusunda mutabakat tam. Bildirgede Türkiye, Doğu Akdeniz başlığı altında yer alıyor ve aday sıfatına hiç yer verilmiyor.

Hukuk devleti açısından Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin çoğunun gerisine düşmüş bir ülkenin, AB’ye üye olması elbette hayal dahi edilemez. Bir milletvekili, sosyal medya paylaşımı nedeniyle 2,5 yıl hapis cezası alıyor, milletvekilliği düşürülüyor ve elbiselerini giymesine izin verilmeden iç çamaşırlarıyla derdest edilip götürülüyor. Böyle bir ülke AB üyesi olabilir mi?

AKP resmi sözcüleri son aylarda birkaç kez “yeni fasıllar açılsın” talebini dillendirdi. AB bu talepleri muhatap bile almıyor.

AB’de Türkiye’yi potansiyel üye gibi gören ve destekleyen yok. Ama yaratacağı dev göçmen dalgaları dahil pek çok nedenle, istikrarsızlık gayyasına düşmesini isteyen de yok. AB’nin Türkiye’de ciddi finansal ve ekonomik riskleri, mesela kredi riski yüksek İtalyan ve İspanyol bankaları var.

Bu çerçevede, Türkiye’yle hangi küçük adımlarla temas kurma veya ne kadar baskılamanın uygun olacağına verilen cevaplar, ülkelere ve ülkelerin iç siyasetine göre değişiyor.

AB lideri Almanya’nın muhafazakar başbakanı Angela Merkel, üyelik müzakereleri günlerinde Türkiye’yi desteklemedi ve imtiyazlı üyelik çözümünü savundu. Gerekçesi, Türkiye’nin AB değerlerine uygun bir demokrasiyi beceremeyeceği idi.

Ama Merkel üyelik müzakerelerine engel olmayacağı sözünü verdi. Dürüstçe dediğini yaptı.

AKP iktidarı hukuk devleti ve demokrasiyi göçürüp AB yolunu havaya uçururken, Türkiye hakkında zihni önyargılarla dolu Merkel gibi Avrupalı siyasetçileri haklı çıkardı. Şimdi öngörüsü doğru çıkan ve istediğini ede eden Merkel, herhalde içten içe seviniyordur.

Türkiye’deki liberaller Merkel’i eleştirebilir. Ben de eleştiriyorum. Ama haklı çıktığını teslim etmek gerek. Merkel’den çok daha fazlasını beklemek gerçekçi değil.

Almanya’da Eylül’de genel seçim var. Merkel görevi bırakıyor. Hristiyan Demokrat Parti (CDU) başkanlığına seçilen Armin Laschet tamamen Merkel çizgisinde bir siyasetçi. Ama partinin başbakan adayı olacağı kesin değil. Oyu şu ara %27’ye kadar gerileyen CDU, kardeş parti CSU lideri Markus Söder’i de aday gösterilebilir. Söder’in halk desteği daha yüksek. Yeni başbakan adayı önümüzdeki haftalarda belli olacak.

Almanya’da sürprizi sosyal demokratları (SPD) geride bırakarak ikinci konuma yükselen, %21 oyla CDU ile farkı altı puana indiren Yeşiller yapabilir. Büyük olasılıkla hükümete girecekler. CDU ile koalisyon yaparak veya SPD artı Liberallerle hükümet kurarak. İkinci şıkta, Almanya’da yeni Şansölye Merkel’den hayli farklı bir başka kadın, Yeşillerin yükselen yıldızı 40 yaşındaki Annalena Baerbock olabilir (foto). Son anketlere göre bu mümkün.

Yeşiller Türkiye’ye insan hakları temelinde daha fazla baskı yapılmasını istiyor. Sadece Türkiye değil Rusya’ya karşı da benzer bir siyaseti savunuyorlar. Merkel’in koruyucu kanatları altında inşa edilen Rusya-Almanya arasındaki Kuzey Akım 2 gaz hattına sert şekilde karşılar. 10 milyar avro harcanan gaz hattından vazgeçilmesi, Avrupa’da jeopolitik dengeleri etkileyecek.

Almanya’da seçimlerden sonra ne olursa olsun, önümüzdeki dönemde demokratik ve otoriter rejimler arasındaki saflaşma giderek belirginleşecek. Türkiye üzerinde tarafını seç baskısı artacak.

AB zirve bildirgesi bu gelişmenin habercisi.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: